“ACI ÇEKENLER.”

 

Birçok hayranları bulunan Lizoçka Kudrinskaya adındaki genç bayan ansızın hastalandı, hem de öyle ciddi hastalandı ki, kocası o gün göreve gitmedi, Tver’deki annesine telgraf çekildi. Lizoçka hastalanmasını şöyle anlatır: Lesnoye’deki teyzemin yanına gitmiştim. Onlarda bir hafta kaldım, sonra hep birlikte kuzenim Varya’nın evine konuk olduk. Bilirsiniz, Varya’nın kocası umacının, zorbanın biridir (Böyle kocayı gebertmeli en iyisi), gene de hoşça vakit geçirdik. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, Soylu Bir Ailede Rezalet adında bir amatör piyeste rol aldım. Ah, Hrustalev öyle güzel oynadı ki, görmeliydiniz! Perde arasında konyak karıştırılmış buz gibi limonata verdiler. Konyaklı limonata tıpkı şampanyaya benzer. Eh, ben de biraz içtim, ama başlangıçta bir şeyim yoktu. Ertesi gün temsilden sonra Hrustalev’le bir araba tutup gezintiye çıktık. Hava biraz rutubetliydi, rüzgar
esiyordu. İşte o sırada üşütmüş olmalıyım. Üç gün sonra Eve gideyim de biricik Vasya’mı göreyim, bakalım neler yapıyor? Bu arada çiçekli ipek entarimi de alayım. dedim. Vasya’cığımı bulamadım evde. Praskovya’ya semaveri koyup çay yapmasını söylemek için mutfağa gittiğimde masanın üstünde körpe turplar, havuçlar gördüm, tıpkı oyuncak şeylere benziyorlardı. Tuttum, bir havuç yedim, bir de turp. Sakın, çok yediğimi sanmayın! Nasıl desem, bilmem ki, birden mideme bir bıçak sapandı sanki. Buruldu, buruldu, buruldu. Öleceğim sandım. Vasya işinden geldi o sırada. Beti benzi attı zavallıcığın, canının sıkıntısından saçlarına sarıldı, koşup doktor getirdi. Anladınız, değil mi, neredeyse ölecektim! Sancılar öğle vakti saplanmış, saat üçte doktor gelmiş, saat altıda ise Liza’cık yatmış, gecenin ikisine değin mışıl mışıl uyumuş. Şimdi saat gecenin ikisi. Mavi abajurdan gece lambasının fersiz ışığı süzülüyor. Lizoçka hâlâ yatakta. Dantelli beyaz başlık bağladığı başı yastığın koyu kırmızı zemini üzerinde daha da bir göze çarpıyor. Solgun yüzüne, yuvarlak, biçimli omuzlarına abajurun nakışlı gölgesi düşmüş. Kocası Vasili Stepanoviç ayak ucunda oturuyor. Zavallıcık, karısı eve döndü diye öylesine mutlu ki! Bir yandan da hastalandığı için çok korkuyor.  Karısının uyandığını görünce. Ölümü geliyor gözlerinin önüne. Döşeğinin çevresini annesi, kocası, kuzeni Varya, akrabaları, yeteneklerine hayran olanlar almışlar; son nefesini vermeden Bağışlayın! diye fısıldıyor. Hüngür hüngür ağlıyor herkes. Ölüsü nasıl da soluk yüzlü! Ona pembe giysilerini giydiriyorlar (bu ona çok yakışıyor), çiçeklerle dolu, ayakları yaldızlı, pahalı bir tabuta koyuyorlar. Günlük kokusu yayılıyor çevreye, mumlar çıtır çıtır sesler çıkarıyor. Kocası tabutunun başından ayrılmıyor, hayranları gözlerini ondan alamıyorlar. «Tıpkı canlı gibi! Tabutun içinde nasıl da güzel duruyor?» diyorlar. İşte kiliseye götürülüyor. İvan Petroviç, Adolf İvanıç, Varya’nın kocası, Nikolay Semyonıç, ona konyaklı limonata içmeyi öğreten kara gözlü üniversite öğrencisi tabutunu taşıyorlar. Tek üzüntüsü, müzik çalınmaması! Böyle diyen doktor masaya oturuyor, alnını avucuyla sildikten sonra hastaya reçetesini yazıyor, akşama bir daha geleceğini söyleyip selam vererek oradan ayrılıyor. Vasya göreve gitmiyor o gün, karısının ayak ucunda oturuyor. Öğleye hastanın hayranları toplanıyorlar söz birliği etmişçesine. Bir sürü kitap, çiçek getirmişlerdir; hepsi de kaygılıdır, hastaya bir şey olmasından korkarlar. Hafif bir bluz ile kar beyazı başörtüsü giyen Lizoçka yatağında yatarken iyileşmiş olmasına inanmamış gibi boş gözlerle bakıyor çevresindekilere. Hayranları kocasının aralarındaki varlığına karşı hoşgörülü bir tavır takınırlar, ne de olsa onları birleştiren bir şey vardır: Ama göreve de geldiniz! Niçin geldiğinizi anlamıyorum. Kendinizi böyle zorlamaya gerek var mıydı? İnsan biraz kendine acımalı, değil mi? Hadi, şimdi evinize gidin, iyice düzelene değin işe gelmeyin! Gidin, gidin, emrediyorum size! Genç memurların çalışkan olmaları iyi bir şey, ancak eski Romalıların dediklerini de yabana atmamalı. (Mens sana in corpore sano), yani sağlıklı ruh sağlıklı bedende bulunur, dememişler mi? Vasya amirinin sözünü dinliyor, kağıtları gerisin geriye çantasına koyuyor, daireden ayrılıp evinin yolunu tutuyor.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: