Türküler ve hikayeleri

21.03.2018

 

 

Beyaz Giyme Toz Olur

    Ege sahillerindeki düşman işgallerinden dolayı Bolu’ya yerleşen bir ailenin üç güzel kızı varmış. Cevriye, Fevriye ve Nevriye… Ege taraflarının daha rahat yaşam tarzını geldikleri bu küçük ilimizde de sürdürmeye devam etmişler. Etraftan hoş tepkiler almamışlar tabi ama yine de alıştıkları yaşantıya devam etmişler. Mahallenin 3 genci hem de evli barklı çocuklu bu gençler kızlara takmışlar kafayı. Gel zaman git zaman bu adamlar kabul ettirmişler kızlara kendilerini bir şekilde. Bazı geceler kızların evine gider beraber içkili alem yaparlarmış. Kızların adını da “Kız kahbesi” ne çıkarmışlar,  kızlar etrafta hep böyle bilinir olmuş. O dönem mahalle bekçileri sokak aralarında gezer milletin ırzını namusunu kollarmış. Bir gece bu 3 genç yine kızların evine gidip sofralar kurdurmuşlar. Sazlar, sözler derken kapı kırılırcasına çalmaya başlamış. İçeri de bir şeyler döndüğünü düşünen bekçi bölgenin imamını muhtarını kısacası herkesi toplayıp dayanmışlar kapıya. Bu başka mahalleden olan gençlerin kim olduğunu bir an evvel öğrenmeliydiler. Gençler çaresiz açmışlar kapıyı. Ne yapıp ne ettilerse de 3’ncü adamı bir türlü evde bulamamışlar,  3 kız iki adamı alıp kapı altına götürmüşler. Üçüncü adam kendini bir un deposuna kapatmış. Eli,  yüzü pahalı siyah elbiseleri her yeri bembeyaz un olmuş. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü üzerini temizleyememiş. O an aklına çocukları ve genç güzel karısı gelmiş. Evine gitmek istemiş ama halinden dolayı ne yapacağını bilememiş. Kendini zar zor çiftliğine atmış Anvak kahyanın karısı Şerife Hanım bile bir türlü adamın üzerini temizleyememiş. Mecburen sabaha karşı girmiş evine. Gece boyu doyasıya izlemiş çocuklarını ve onların çok masum olduğunu düşünmüş. Kapı altından kurtulmuştur. Ama yine de o evde bulunduğu duyulmuş. Akabinde yazılan bu türküyü bu delikanlı ve karısı birbirlerine sevgilerini kanıtlamak için söylemişler.

  Deniz Üstü Köpürür

Şu Ula’nın düğünleri düğündür hani.,. Erkekler oğlan evinde yiyip içip yan gelirler, kız evinde de eğlence gırla gider. Bağda üzüm toplayan, bahçede sebze çapalayan, tarlada tütün kıran kızlar, düğün günü güzellik suyuna batıp çıkmış gibi olurlar. Düğünlüklerini giyip, saçlarını tarayan tızlar, huri-melek kesiliverirler. Tel vurup cümbüş çaldı mı, kendinizi düğünde değil, periler ülkesinde sanırsınız. Kızlar salınır da, meydan kız görür. Bu yüzden, Datçalı Durmuş:
– Senin çocuk kara-mara ama, hayli şirin yahu, diyenlere, göğüsünü gere gere şu karşılığı verir:

 – E ee, ne olsa O’nun anası Ula’lıdır… Demesi o ki, Datçalı Durmuş’un; Ula’nın havası suyu, güzellik ılıcasından daha etkilidir. Bundan olacak; Ula köylüklerinin köylüleri, oğullarını ortaokulda okusun diye, kızlarını yorgan-dikiş öğrensin diye Ula’ya yollamanın yollarını ararlar. Çaydereli Osman, dayısının oğlu Nasuh Çavuş’un gelin almasında Ula’ya geldi. Alay koca Marçal Dağları’nı aşıp Ula’ya geldiğinde, kız evinde çalgı-çengi sürüp
gidiyordu. İlçenin genç kızları halka olmuş; “Ay alaylar bulaylar, temeli de süzgün alaylar” oyununu oynuyorlardı. Osman, hayat (havlu) kapısının yanındaki duvarın üstüne dikilip, oynayan kızlara bir göz gezdirdi. Gözleri bir kızın üzerinde mıhlandı kaldı. Osman’ın gönlü ırmak olup, Balcı’ların kızı Gülayşe’ye akıverdi. Çaydereli olanca gücüyle asıldığı halde, bakışlarını Gülayşe’den koparamıyordu, Sanki herkes Osman’ın kime, hangi duyguyla baktığını seziyordu. Osman ne gözlerine söz geçirebiliyordu, ne de gönlüne, kendi beyni değil, Gülayşe buyruktu. Gülayşe de ona bakmış gülümsemiş miydi ne? Osman gelin alayıyla birlikte Çaydere’ye dönerken; “İçimde bulgurlar kaynıyor, kafamda kireç söndürülüyor” dediği zaman, yanındaki çiftçilerin Mehmet; “Osman mı anlamsız konuşuyor, ben mi anlamıyorum?…” demekten kendini alıkoyamadı. O günden öte Osman, Ula düğünlerinin çağrılmayan konuğu olmuştu. Çizmelerini parlatıp atına atlıyor, soluğu Ula’da alıyordu. Marçal dağlarında “Kabaca pınar’ın dibindeki yatıra mumunu adayıp, Gülayşe’ye kavuşmak için dua etmeyi unutmuyordu. Çoğu düğünlerde Gülayşe’yi göremiyordu. Ama bir de gördü mü içinin tüm denizleri köpürüyordu. Yine böyle bir düğünde, Gülayşe’ye “gel Ayşe” diyecek cesareti toplayabilmek için, birkaç şişe rakıyı su gibi içti. Neydi o öyle? Ayşe mi dönüyordu, dünya mı? Derken biri ilişti koluna:
– Gel be dost dedi, derdin var anlaşılan. Gel bizim meclisimize katıl.. Çaydere’li osman, kendini Ula’lı gençlerin sofra kurdukları hasının üstünde buldu. Herkes dostça bakıyordu kendisine. Merhabalaştıktan sonra, bir kadeh sundular ona da. Dülger Bekirler’in Selver, bağlamasını düzenleyip, telleri üzerinde tezene gezdirirken sordu:

– Bağışla Osman arkadaş, Ula düğünlerini kaçırmayışının nedeni ne ola ki? o güne dek bağlamayı eline bile almamış olan Çaydereli Osman, birden irkildi. Yeniden doğmuş gibi oldu. Selver’in elinden bağlamayı aldı. O gün çalıp çağırdığı türkü, sevilen bir ula türküsü olarak günümüze kaldı. Kuşkusuz yarına da kalacak.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: