BİR OLAY

16.09.2020
368
A+
A-

Bir adam, kuzey Alabama’da bir demiryolu köprüsünün üstünde durmuş, beş altı metre kadar aşağıda hızla akan suya bakıyor. Elleri arkasında, bilekleri bir sicimle bağlı. Boynuna sımsıkı bir ip geçirilmiş. İp başının yukarısındaki sağlam payandaya bağlanmış, sarkan ucu ise dizlerine kadar iniyor. Adam ve cellatları sivil hayatta şerif yardımcılığı yapmış olabilecek bir çavuşun komutasındaki iki Federal ordu askeri demiryolunun raylarına destek veren traverslerin üstüne serilmiş birkaç oynak kalasın üstünde duruyorlar. Geçici olarak yerleştirilmiş bu platformun az ötesinde, üniformasından yüzbaşı olduğu anlaşılan bir subay, belinde kılıcı, dikiliyor. Köprünün iki ucunda birer nöbetçi ellerinde tüfekleriyle “destek” pozisyonunda duruyorlar; yani tüfeklerini sol omuzlarının önünde dikey tutmuşlar, dipçikler önkollarına dayalı, eller göğüste; bedeni dik durmaya zorlayan, yönetmeliğe uygun ama doğaya uygun olmayan bir duruş. Belli ki, biraz daha uzakta bir ileri karakol var. Nehrin karşı yakası açık bir alan tatlı bir eğimle yükselen bayırın tepesinde tüfekler için mazgal delikleri açılmış, dik kazıklardan oluşan bir tahta perdenin mazgallarından birinden de köprüye hâkim bir pirinç topun namlu ağzı çıkıyor. Bayırın yarı yolunda köprü ile müstahkem mevki arasında izleyiciler var bir hizada “rahat”a geçmiş bir piyade bölüğü; tüfeklerinin dipçikleri yerde, namlular hafifçe geriye doğru sağ omuzda, eller kundakta bitişmiş. Sıranın sağında bir teğmen duruyor, kılıcının ucu yerde, sol eli sağ elinin üstünde. Hazırlıklar tamamlanınca, iki er kenara çekildi ve her biri üstünde durduğu kalası geri çekti. Çavuş yüzbaşıya dönüp selam verdi ve hemen onun arkasına geçti; yüzbaşı da bir adım yana çekildi. Böylece, çavuş ile idamlık, köprünün üç traversinin üstünden geçen aynı kalasın iki ucunda kaldılar. Böylece infaz basit ve etkili bir biçimde yerine getirilmiş olacaktı. İdamlığın yüzü örtülmediği gibi gözleri de kapatılmamıştı. Bir an ayağının altındaki oynak kalasa baktı, sonra ayaklarının altında delice akan nehrin burgaçlarına bir göz attı. Peyton Fahrquhar köprüden aşağı düşerken bayıldı, ölüden farkı kalmadı. Gırtlağındaki ağır bir baskının acısını izleyen bir boğulma hissiyle sanki asırlar sonra kendine geldi. Ensesinden başlayan keskin, şiddetli sancılar vücudunun, kolları ve bacaklarının her bir dokusuna kadar iniyordu sanki. Bedeninde dallanıp budaklanarak inanılmaz hızlı aralıklarla gelip gidiyorlardı. Ona dayanılmaz bir sıcaklık veren titrek alev ırmakları gibiydiler. Kafasında ise bir doluluk, yoğunluk hissinden başka hiçbir şey yoktu. Hissediyor, ama düşünemiyordu. Düşünme yetisi çoktan silinip gitmişti; yalnızca hissedebiliyor, hissetmek de azap veriyordu. Hareketlerin
ayırdındaydı. Parlak bir bulutun kuşattığı, cisimden yoksun, alev alev yanan bir yürekten başka bir şey değildi, salınımın akla hayale sığmaz burgaçlarında kocaman bir sarkaç gibi bir oraya bir buraya savruluyordu. Boynu korkunç ağrıyordu, beyni yangın yeriydi; kuş gibi çırpınan yüreği ileri atılarak ağzından dışarı fırlamaya çalışıyordu. Tüm bedeni dayanılmaz bir acı içinde kasılıp kıvranıyordu! Ama asi elleri komutu yerine getirmiyordu. Suyu çabuk çabuk aşağı doğru iterek var güçleriyle yüzeye çıkmaya zorluyorlardı onu. Başının suyun üstüne çıktığını duyumsadı; gün ışığı gözlerini kör etti; göğsü kasılarak genişledi, ciğerlerinin son ve çok şiddetli bir acıyla içine çektiği havayı bir çığlık atarak anında dışarı boşalttı. Şimdi gözlerinin önüne bir başka sahnenin geldiğine bakılırsa, onca acısına karşın yürürken uykuya dalmıştı – belki de hâlâ bir sabuklamanın içindeydi. Evinin bahçe kapısının önünde duruyor. Her şey bıraktığı gibi, sabah ışığında her şey pırıl pırıl ve çok güzel. Bütün gece yürümüş olmalı. Kapıyı itip açıyor, beyaz bahçe yolunu geçerken bir kadın giysisinin eteklerinin uçuştuğunu görüyor; hayat dolu, edalı ve güzel karısı onu karşılamak için verandadan iniyor. Merdivenlerin dibinde, tarifsiz bir sevinçle gülümseyerek, benzersiz bir zarafet ve vakarla durup bekliyor. Ah, o kadar güzel ki! Fahrquhar kollarını uzatarak atılıyor. Tam karısını kucaklayacakken ensesinde afallatıcı bir darbe hissediyor; çevresinde kör edici beyaz bir ışık top patlamış gibi parlıyor – sonra her şey karanlığa ve sessizliğe bürünüyor. Peyton Fahrquhar ölmüştü; boynu kırılmış gövdesi Owl Creek köprüsünün kalaslarının altında bir o yana bir bu yana ağır ağır sallanıyordu.

REKLAM ALANI
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
27 Ekim 2020
19 Ekim 2020
13 Ekim 2020
7 Ekim 2020
28 Eylül 2020
23 Eylül 2020
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.