Azerbaycanımızın güneyinde milli istiklal uğruna şehit olan soydaşlarımıza ithaf olunur.
Savalan Dede çok yaşlanmıştı. Artık eskisi gibi istediği an yatağının yukarısından, duvara astığı, ata yadigârı kemençeyi alıp çalabilmiyordu. Gençliğinden bu yana asla yorulmak bilmeyen bu nurani ihtiyar, ruhen olmasa da bedenen çok zayıf düşmüştü. Zaman, evet zaman kendi sözünü söylemişti artık. Ama yine de her uyandığında, kırışmış gözlerini açtığında ilk gördüğü kemençesine önce gülümser, içinden birkaç anlık da olsa eline alıp yine gençlik yıllarındaki gibi milli makamlarımızı – Bayatı-Şiraz’ı, Segâh’ı, Şur’u çalmak isterdi. Ama gel gör ki yataktan kalkmaya bile zorluk çekiyordu.
Savalan Dede, Savalan Dağı’nın eteğinde bir fakir evde kalıyordu. Kendisinden ve kolu kırık bu eski kemençe dışında kimsesi yoktu. Bir oğlu, bir kızı ve eşi Selcan Hatun, gaddar rejim tarafından çeşitli bahanelerle suçlanmış ve darağacından asılmıştı. Ona ise şeye göre acımıştı o fars kuduzları. Hatırlayınca gözleriyle birlikte kalbinin her zerresi ile ağlayan Savalan dede bu çaresiz haline göre Allah’tan da dönmüştü sanki. Ona, halkına böyle korkunç kader yazan Allah’a karşı bazen nefret oluşur, bazen “o yazıyı yazdığımda keşke kalemin kırılsaydı” diye içinden mırıldansa da, sonra şanlı Türk tarihini hatırlıyor, iyi günlere, güzel geleceğe yine umut etmeye başlıyordu. Ve böylece Yüce Yaratıcıdan özür diledi “o gün gelecek ve biz yine özgür olacağız” diye acıklı kalbini rahatlatırdı.
Aşağı köylerden ara sıra çocuklar gelip başına toplanır, onun hayatını tasvir ettiği ilginç hikâyelerini dinlerlerdi. Ergen gençler de arada gelip evini temizler, ebeveynlerinin verdiği cüzi gıdayı teslim edip giderlerdi. Şimdiki yaşamından ümidi olmasa da, Savalan Dede’nin çok coşkun ve etkin ömür tarihçesi vardı. Aslında adı da tamamen başkaydı bu sevimli ihtiyarın. Ama başına ilginç hikâye için toplanan çocuklar, Savalan Dağı’nın eteğinde tenha bir yerde yaşadığı için mi, yoksa başka sebepten dolayı idi, bilinmiyor, onu “Savalan Dede” diye çağırırlardı, o da yavaş yavaş kendi adını unutmuş, kendini Savalan dede olarak tanımıştı sanki. Bu kırık kemençeyi beş yıl önce tesadüfen oradan geçen bir Türk gezgin tamir etmişti. Dediğine göre onun babası da kemençe tutkunuymuş. Öyle çocuk vaktinden onun zarif sesiyle büyümüş. Ve elinden çok şey gelen bu adam mahir sanatkar idi. Özellikle müzik aletlerini tamir etmek vb. işlerde. Tamir olunsa da kırıldığı yer hala belliydi, görünüyordu. Ondaki yarık, her zaman Savalan Dede’nin yüreğini dağlıyordu, düşüncelerini önceki çalkantılı günlere götürürdü. Ve bu kez de sanki kırık kemençe Savalan Dedeye hikâye anlatacaktı. Bu hikâye sadece Savalan Dede’nin değil, bir milletin milli istiklal mücadelesinin hikâyesiydi. Her şey Savalan Dede’nin 20 yaşında olduktan sonra başlamıştı. Yobaz fars “Şah” iktidarı onun ana-babasını, el obasındaki halkı çok üzüyordu. Savalan Dedeninse köyde kalıp mücadele etmeye henüz gücü yoktu. Birdeki düşüncesinde tamamen başka şeyler dolanıyordu. 14 yaşından komşuluktaki Mirza dayının nasıl mahir kemençe ustası olduğunu görmüş ve beğenmişti. Kendine söz vermişti, büyüyüp bu köyden gidecek ve kentte mükemmel kemençe eğitimi alacak. Bu kez hatırlarından, eski düşüncelerinden uyanan Savalan Dede’nin sanki kollarına güç geldi, birden bire ayağa kalkıp başım ve sadık dostu kemençeyi eline aldı ve milli mücadele tonlarıyla zengin olan Heyratı makamını ifa etmeye başladı. İşte o gün akşam duydu ki, muzaffer ordumuz Ermenilerin sınırda kargaşa girişimini kullanarak karşı saldırıya geçmiş ve işgal altında bulunan birkaç köyü azad etmişti. Ertesi gün uykudan uyanan gibi Savalan dağını seyre çıkan Savalan Dede dağın başında ilginç bir görüntüyle karşılaştı. Dağın başındaki sis ve kaya parçaları birlikte sanki Bütün Azerbaycan’ın haritasını canlandırıyordu. Ve Savalan dede sevinçle iç geçirerek yere çöktü, ellerini göğe kaldırıp Allah’a yalvarmaya başladı:
 Ey, Yüce Yaratıcı, sen bu halkın haline acı. Sade, küçük bu bütünlük isteğini çok görme. Ama buna hakkımız var. Savalan dede bu dilekle komasına girip yine kemençeye sarıldı. Sanki son defa eline alıyormuş gibi öpüp gözlerine koydu. Sonra yatağına yatıp derin ve ebedi uykuya daldı. İşte o anda bulut patladı ve kırık kemençe yere düşerek yine kırıldı. (Alıntı)