Antalya’da hava durumu uygulamasına güvenmek, biraz sevdiğin birine “bu sefer gerçekten söz veriyorum” demesi gibi bir şey. İçten mi, belki.
Ama tutacak mı? Pek sanmıyorum. Sabah perdeleri açıyorum, bir bakıyorum güneş pırıl pırıl. Gözüm kamaşıyor, içim açılıyor. “Bugün tişört günü!” diyorum. Ama daha kapıdan çıkmadan gökyüzü surat asıyor, birden bulutlar çöküyor. “Şemsiyemi alsam mıydım?” diye geçiriyorum içimden, ama artık çok geç. Şemsiye tabii ki evde.
Antalya'nın bu hallerine yıllardır alışmış olmam gerekir aslında. Ama yok, her seferinde aynı tuzağa düşüyorum. Güneşe kanıp montsuz çıkmak, yağmura yakalanmak, rüzgârda uçuşan saçlarla uğraşmak... Adeta doğayla aramızda tatlı-sert bir flörtleşme var. O ne yaparsa yapsın, ben yine onunla barışıyorum gün sonunda. Ne de olsa güzel seviyoruz birbirimizi.
Geçen gün pazara gideceğim. Elimde pazar filesi, üzerimde ince bir ceket. Güneş var ama hafif bir serinlik de hissediliyor. Tam evin köşesini döndüm, öyle bir rüzgâr esti ki elimdeki file neredeyse uçuyordu. Yetmedi, gökten iki damla düştü. “Hadi ya, cidden mi?” dedim. Ama yağmur değil, rüzgârla karışık ‘gözdağı’. On dakika sonra yine güneş. Şaka gibi…
Bu hava bana eski Türk filmlerindeki dramatik sahneleri hatırlatıyor. Hani bir anda yağmur başlar, kahramanımız ıslanarak yürür, sonra bir anda güneş açar ve fonda romantik bir müzik çalmaya başlar. Antalya’da yaşamak demek, her gün biraz melodram, biraz komedi, biraz da doğa belgeseli demek aslında.
En kötüsü de sabah hava günlük güneşlikken plan yapıp, öğleden sonra tüm planların suya düşmesi. Piknik mi yapacaksın? Mangalı yakmadan basar yağmur. Spora mı çıkacaksın? Koşu bandı yerine fırtınada dans. Hele ki yazdan kalma kıyafetlerle gezen yerli halkla, mont giyen turistlerin karışımı bir kalabalık oluyor ki; tam bir hava modası podyumu! Ne giyineceğine bir türlü karar veremezsin burada. Otobüste terlersin, otobüsten inince donarsın ayarı yok!
Bazen düşünüyorum da Antalya’da dört mevsim değil, dört saatlik mevsimler var. Sabah bahar, öğlen yaz, akşam sonbahar, gece ise kış. Gardırobumu valiz gibi taşısam yeridir. Sabah mont, çantaya tişört; şemsiye cebimde; şapka başımda. Modadan ziyade stratejiye dönüyor artık dışarı çıkmak.
Yine de senden rica ediyorum sevgili gökyüzü, bir karar ver. Yağmur yağacaksan yağ, güneş açacaksan aç. İnsan ne giyeceğini bilemiyor. Bir de grip olduk mu, ah o zaman tam Antalya klasiği! “Soğuk mu çarptı, yoksa güneş mi çarptı?” belli değil. İkisi birlikte saldırıyor zaten.
Her şeye rağmen seviyoruz seni Antalya. Havan kadar yakan güneşin, esen rüzgârın, ansızın bastıran yağmurun bile ayrı güzel. Belki de bu yüzden burası sadece bir şehir değil, bir ruh hali. Sabah başka bir sen, akşam bambaşka. Ama ne olursa olsun, sen bizden vazgeçme, biz de senden.
Şimdi sevgili okur, bu satırları okurken pencerenin önüne geç ve dışarı bak. Ne görüyorsun? Güneş mi, bulut mu, yağmur mu? Fark etmez. Antalya’daysan, beş dakika sonra zaten değişecek. O yüzden tek tavsiyem şu: Şemsiye, gözlük, mont, tişört... Hepsini hazır tut. Çünkü bu şehir, sürprizlerle dolu bana inanın a dostlar…