Bazı şehirler vardır, yağmur onlara pek yakışmaz.

Bulutlar çöktü mü, içini bir kasvet kaplar, insanın keyfi kaçar. Ama Antalya öyle mi? Burada yağmur başka bir hikâyedir. Beklenir, özlenir, geldi mi de tam gelir. Öyle birkaç damla çiselemez, naz yapmaz. Gökyüzü bir kararır, rüzgar hafiften eser, sonra bir anda bardaktan boşanırcasına iner. Sanki gökyüzü denize "Bugün ben de sana karışıyorum" demiş gibi…

İtiraf etmeliyim ki bu şiddetli yağmuru çok özlemişim. Yazın kavurucu sıcaklarından sonra toprağın suya doymasını, sokakların ıslanmasını, ağaçların ferah bir nefes almasını… Sabah kalktığımda havada o tanıdık nem vardı. Denizden yükselen tuzlu esinti bile bir başka kokuyordu. "Bugün yağmur var" dedim içimden. Şöyle dolu dolu, şakır şakır bir yağmur… Ve beklediğim gibi oldu.

Gün boyunca gökyüzü ağırlaştı, bulutlar toplandı, güneş kendini geri çekti. Sonra o tanıdık rüzgâr esti… Önce hafif hafif, tatlı bir serinlik gibi. Sonra bir anda hızlandı, palmiyelerin yapraklarını savurdu, balkonlarda duran çamaşırları umursamazca oradan oraya savurdu. İnsanlar kafalarını gökyüzüne kaldırdı, birbirlerine baktılar, "Geliyor" dediler. Antalya’da yaşayan herkes bilir ki böyle bir rüzgârın ardından ne geleceği bellidir. Ve beklenen oldu.

İlk damlalar düştüğünde şehrin üzerine bir sessizlik çöktü. O an var ya, en güzeli odur. Herkes bir anlığına durur, bir nefes alır, gökyüzüne bakar. Sonra bir anda bardaktan boşanırcasına yağmur başlamasın mı? Sokaklar suya teslim, arabalar farlarını açmış, kaldırımlar şelaleye dönmüş… Ama en güzeli de şu: Kimse şikâyet etmiyor. Çünkü Antalya’nın insanı bilir ki bu yağmur bir rahmettir, bir ferahlıktır.

Şemsiye mi? Boşuna uğraşmayın, Antalya’nın yağmurunda şemsiye açılmaz. Açsanız da bir işe yaramaz, çünkü bu yağmur her yerden gelir. Damlalar sağdan soldan sıçrar, rüzgârla yön değiştirir, eninde sonunda sırılsıklam olursunuz. Ama işte bu yüzden güzeldir. İnsan çocukluğuna döner, ayakkabıları suya bata çıka yürümek ister, avuçlarını açıp gökyüzüne uzatır. Hele ki hafif sıcak bir kahve ya da çay içiyorsanız, o damlaların sesiyle huzur bulursunuz.

Ben de aynen öyle yaptım. Pencereyi açtım, yağmurun kokusunu içime çektim. O nasıl bir koku! Toprakla deniz birbirine karışmış gibi… Asfalt ısınmış, sonra serinlemiş, yapraklar suya kavuşmuş, beton bile bir oh çekmiş. Sonra o tanıdık ses: Gök gürültüsü! Önce uzaktan, hafif bir homurtu gibi. Ardından patlayan bir gök, ardından yankılanan sokaklar… Şehrin dört bir yanına yayılan müthiş bir senfoni.

Yağmur her yere dokundu bugün. Sahile düştü, kumları ıslattı, denizle birleşti. Kaleiçi’nin taş sokaklarında birikti, eski evlerin saçaklarından çağladı. Çatılar, yollar, bahçeler, her şey ama her şey bu suya doymak için beklemiş gibiydi. Birkaç sokak ötede çocuklar su birikintilerine basıp zıplıyordu. Kim bilir, belki de ilk kez böyle bir yağmuru deneyimliyorlardı. Antalya’nın yağmuru unutulmazdır, bir kez seven bir daha vazgeçemez.

Yağmur biraz dinince, camın önünde oturup bir çay doldurdum. Şehir yavaş yavaş sakinleşmeye başlamıştı. Arabaların camları buğulanmış, caddeler yağmurdan sonra bambaşka bir renge bürünmüştü. Herkes biraz daha hızlı yürüyordu ama kimse mutsuz değildi. Çünkü hepimiz biliyorduk: Antalya’nın yağmuru gelir, yıkar, arındırır ve ardından o muhteşem temiz havayı bırakır.

Şimdi dışarıda hâlâ ince ince çiseliyor. Toprak suya doydu, ağaçlar temizlendi, rüzgâr serinliğiyle yüzümüzü okşuyor. Sabah yine güneş açacak belki, sokaklar kuruyacak, ama içimizde o yağmurun serinliği kalacak. Antalya’da yağmur böyledir işte… Beklenir, gelir, coşar ve gider. Ama biz onun gelişini de, gidişini de her defasında aynı sevgiyle izleriz.

Ne diyeyim, Antalya… Senin yağmurunu gerçekten özlemişim.