Marshall Planı, Türkiye'nin ekonomik kalkınmasında önemli bir fırsat sunmuştu.

Ancak, bu yardımların daha stratejik ve dengeli bir şekilde kullanılması, Türkiye'nin sanayileşme sürecini hızlandırabilir ve ekonomik bağımsızlığını artırabilirdi. Bu tür bir yaklaşım, Türk Lirası'nın istikrarını da olumlu yönde etkileyebilirdi. Ama olmadı. Nedenlerine bir bakalım o zaman.

1950'ler, Türkiye'nin ekonomik tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu yıllar, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte ekonomik politikaların değiştiği ve liberal ekonomik yaklaşımların benimsendiği bir dönemdi.

Demokrat Parti, tarım sektörüne büyük önem verdi. Marshall Planı yardımları sayesinde traktör ve diğer tarım makineleri ithal edilerek tarımsal üretim modernize edildi, kırsal kesimde ekonomik hareketlilik sağlandı. Bu yıllarda köyle kent arasındaki ilişkiler güçlendi. Köylü şehir hayatını tanıdı.

1950'lerde Türkiye, ithalatı artırmaya ve dış borçlanmaya dayalı bir ekonomik model benimsedi. Bu, kısa vadede ekonomik büyümeyi destekledi. Ancak, dış borçların artması ve ithalata bağımlılık, uzun vadede ekonomik dengesizliklere yol açtı.

Sanayiye gerekli yatırım yapılmadı. Katma değerli ürün elde edilmedi. Markalaşma oluşamadı... Demokrat Parti'nin politikaları, tarıma ağırlık verirken sanayileşme hedeflerini ikinci plana itti. Karayolu projeleri hız kazandı ve ulaşım altyapısı geliştirildi. Ancak demiryolları ihmal edildi.

Türk Lirası, bu dönemde dış borçlanma ve ithalat bağımlılığı nedeniyle dalgalanmalar yaşadı.

Liberal politikalar, Türk Lirası'nın değerini korumaya yetmedi.

1950'ler, Türkiye'nin ekonomik büyüme ve modernleşme çabalarının hızlandığı bir dönem olsa da, bu süreçte dış borç yükü ve ithalata bağımlılık gibi sorunlar Türk Lirasını değersizleştirmeye devam etti.

Tarımda mekanizasyon önemli bir ilerleme sağlarken, sanayileşme hedefleri yeterince desteklenmedi. Türk Lirası ekonomik dalgalanmalara açık bir yapıya sahip oldu.

1950'lerde Türk Lirası'nın dolar karşısındaki değeri sabit kur rejimi nedeniyle yaklaşık 2,80 TL = 1 USD olarak belirlenmişti. Bu sabit kur politikası, Türkiye'nin o dönemdeki ekonomik istikrarını koruma çabalarının bir parçasıydı. Ancak, ithalata dayalı büyüme ve dış borçlanma gibi faktörler, ilerleyen yıllarda bu sabit kur sisteminin sürdürülebilirliğini zorlaştırdı. Tüm bu gelişmeler Türk siyasetine ilk darbeyi de vurdu.

DARBE İLE TANIŞMA;

27 Mayıs 1960 Darbesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk askerî darbe olarak bilinir. Demokrat Parti'nin (DP) 1950'de iktidara gelmesiyle başlayan süreç, 1960'a kadar artan siyasi ve toplumsal gerilimlerle devam etti.

DP'nin baskıcı politikaları, muhalefet üzerindeki tahakkümü, basın özgürlüğünün kısıtlanması ve üniversitelerle yaşanan çatışmalar, darbenin zeminini hazırlayan unsurlar arasında yer aldı. Ayrıca, ekonomik sorunlar ve ordu içindeki hoşnutsuzluklar da darbenin gerçekleşmesinde etkili oldu.

 27 Mayıs sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu ve dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile diğer hükümet üyeleri tutuklandı. Bu süreç, 1961 Anayasası'nın hazırlanması ve yeni bir siyasi düzenin kurulmasıyla sonuçlandı.

1960 darbesi sonrasında Türkiye, sabit kur rejimini sürdürmeye devam etti. Ancak, ekonomik istikrarsızlık ve dış ticaret açıkları nedeniyle Türk Lirası'nın değeri üzerinde baskı oluştu.

1958 yılında yapılan büyük bir devalüasyonun ardından, 1960'larda TL'nin değeri sabit tutulmaya çalışıldı. Bu dönemde 1 ABD Doları yaklaşık 9 TL civarındaydı. Ancak, bu sabit kur politikası, ekonomik gerçeklerle uyumlu olmadığı için uzun vadede sürdürülemez hale geldi.

Tabii bu fiyatlandırmaları okurken bugünkü para değerini esas almamalıyız. Çünkü 2005’te paramızdan sıfır attık ve önce YTL ardından bugünkü TL’ye geçiş yaptık.  Bu durumu ayrıntılı inceleyeceğiz ama hatırlatmak istedim.